Son zamanların en tartışılan konuları arasında kuşkusuz belediyelerde ve Meclis’te yaşanan parti değişiklikleri geliyor. Peki tartışılması gereken gerçekten nedir ve ne olmalıdır? Siyasetin öznesi partiler midir, siyasetçiler midir? Yoksa siyaseti var eden asıl unsur seçmen midir?
31 Mart 2024 yerel seçimlerinden bu yana yaşanan parti değiştirmeler, yeni parti kuruluşları ve belediyelerdeki yönetim değişiklikleri, Meclis’te yaşanan istifalar ve çeşitli nedenlerle gerçekleşen yönetim değişiklikleri sonucunda çok sayıda siyasi yapının değiştiğine tanıklık ettik. Süreç içerisinde çok sayıda belediye başkanının AK Parti veya MHP saflarına geçmesi dikkat çekerken, Meclis’te de milletvekillerinin seçildikleri partilerden istifa ederek başka partilere geçmeleri kamuoyunun gündeminde yer aldı.
Elbette bir siyasetçinin siyasi düşüncesinin değişmesi, farklı bir partiyle yoluna devam etmesi veya bağımsız hareket etmesi demokratik siyasetin içerisinde değerlendirilebilir. İnsanların fikirleri değişebilir. Siyasi koşullar değişebilir. Hatta bir siyasetçinin kendi partisinin politikalarıyla artık aynı noktada olmadığını düşünmesi de son derece doğal olabilir.
Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur: Seçmen kimi seçti?
Bir belediye başkanını yalnızca kişisel özellikleri nedeniyle mi seçti, yoksa arkasındaki partiye, o partinin programına ve siyasi kimliğine de oy verdi mi?
Çünkü sandığa giden vatandaşın verdiği oy, yalnızca bir isme verilmiş oy değildir. Özellikle Türkiye gibi parti kimliklerinin siyasette son derece belirleyici olduğu bir ülkede seçmen, adayın ismi kadar adayın temsil ettiği siyasi yapıyı da değerlendirmektedir. Dolayısıyla seçimden kısa bir süre sonra siyasi kimlik değiştiren bir siyasetçinin karşısında yalnızca kendi siyasi tercihi değil, kendisine oy veren insanların iradesi de bulunmaktadır.
İşte tartışmanın en önemli noktası burada başlıyor.
Türkiye’de ana akım siyaseti oluşturan birkaç büyük parti arasında seçimler gidip geliyor. Partilerin güçlü teşkilatları, seçmen tabanları ve yıllar içerisinde oluşmuş siyasi kimlikleri bulunuyor. Bu durum, kimi zaman adayların kişisel özelliklerinin önüne geçebiliyor. Hatta bazı bölgelerde aday kim olursa olsun parti kimliğinin seçimin sonucunda belirleyici olduğu düşüncesi toplumda yaygınlaşabiliyor.
İşte tam da burada siyasetçinin kendi kimliğiyle parti kimliği arasındaki fark ortaya çıkıyor.
Bugünün belediye başkanlarının kaçı, herhangi bir siyasi partinin desteği olmadan bağımsız aday olarak seçilebilir?
Bu sorunun kesin bir cevabı elbette yok. Fakat üzerinde düşünmeye değer.
Çünkü eğer bir siyasetçi kendi adıyla, kendi emeğiyle, kendi siyasi görüşüyle ve toplumda oluşturduğu güvenle seçilemiyorsa, siyasi başarısının ne kadarı gerçekten kendisine aittir?
Partiler değişebilir. Yönetimler değişebilir. Genel başkanlar değişebilir. Programlar zaman içerisinde yeniden şekillenebilir. Fakat siyasetçinin seçmeniyle kurduğu ilişki çok daha temel bir mesele olmalıdır.
Belki de bu nedenle Türkiye’de zaman zaman “partisiz siyaset mümkün mü?” sorusunu daha ciddi biçimde tartışmamız gerekiyor.
Benim burada ortaya attığım düşünce ise özellikle yerel yönetimler açısından daha farklı bir modelin tartışılabileceği yönünde.
Nasıl ki mahalle muhtarları herhangi bir siyasi partinin resmi adayı olarak seçilmiyorsa, belediye başkanları ve belediye meclis üyeleri de parti kimliğinden bağımsız bir sistem içerisinde seçilemez mi?
Elbette bunun hukuki, anayasal ve idari açıdan pek çok boyutu olacaktır. Böyle bir sistemin nasıl işleyeceği, adayların nasıl belirleneceği, belediye meclislerinin nasıl oluşturulacağı ve yerel yönetimlerin merkezi siyasetle ilişkilerinin nasıl düzenleneceği ayrıca tartışılmalıdır.
Fakat düşüncenin kendisi bile önemli bir soruyu ortaya çıkarıyor: Parti tabelasını kaldırdığımızda geriye hangi siyasetçi kalıyor?
İşte asıl görmek istediğim şey bu.
Kimin gerçekten halkın içerisinde olduğunu, kimin vatandaşla bağ kurabildiğini, kimin seçimden seçime değil her gün sokakta görülebildiğini, kimin yalnızca parti teşkilatlarının desteğiyle değil kendi emeği ve güvenilirliğiyle ayakta durabildiğini görmek…
Belki o zaman siyasetçinin gerçek ağırlığını daha iyi ölçebiliriz.
Çünkü siyaset yalnızca kürsülerden konuşmak, mitinglerde kalabalıklara seslenmek veya sosyal medyada görünür olmak değildir. Siyaset, vatandaşın kapısını çalabilmek, onun sorununu dinleyebilmek, gerektiğinde eleştiriyi kabul edebilmek ve seçim bittikten sonra da o insanın yanında durabilmektir.
Partisiz bir yerel seçim sistemi gerçekten daha iyi sonuç verir mi?
Bunu bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil.
Ancak tartışmaya değer.
Çünkü belki de mesele partileri ortadan kaldırmak değil, siyasetçinin parti kimliğinin arkasına saklanamayacağı bir siyasi kültür oluşturabilmektir.
Sandık kurulduğunda vatandaşın karşısına yalnızca parti logolarının değil, insanların çıkması…
Ve vatandaşın şu soruyu sorabilmesi “Ben bu partiye mi oy veriyorum, yoksa bu insana mı?”
Eğer cevabımız gerçekten “bu insana” olacaksa, o zaman siyasetçinin parti değiştirmesi de partisinden ayrılması da yeni bir siyasi oluşuma katılması da çok daha farklı bir anlam kazanacaktır.
Çünkü o zaman siyasetçinin arkasında bir tabela değil, doğrudan doğruya halk olacaktır.
Bakalım kim gerçekten halkla iç içe?
Bakalım kim gerçekten halkın saygısını kazanmış?
Bakalım kim kendi adıyla, kendi emeğiyle ve kendi siyasi duruşuyla ayakta kalabilecek?
Ve en önemlisi…
Parti tabelasını kaldırdığımızda kim hâlâ siyasetçi olarak kalabilecek?
İzleyelim, tartışalım ve görelim.





