Şiddete Alışmak: Bir Sabah Daha Kötü Bir Haberle Uyandık

22 Eylül Salı sabahına, birçok sabah olduğu gibi üzüntülü bir haberle başladık. Yıllar önce birinin söylediği, “Sabahları kalktığımda telefonu elime almaktan korkuyorum.” sözü adeta kulağımda çınladı. Ve ne yazık ki güne, bir okul saldırısı haberiyle uyandık. Çok şükür, bu yazıyı kaleme aldığım süreçte bir can kaybı yaşanmadı. Yaralanan 11 öğrencimize de acil şifalar dileyerek yazımıza başlayabiliriz.

Bu olayın ardından çevremde bulunan lise öğrencileriyle sınırlı da olsa görüşme imkânım oldu. Şunu açıkça söyleyebilirim ki gençlerimiz tedirgin, kaygılı ve mutsuz. Akran zorbalığı, sosyal eşitsizlikler, gelecek kaygısı derken büyük bir bilinmezliğin ortasında sürüklenen gençlerimizi anlamanın ve onlar için bir çare bulmanın zorluğu karşısında büyük bir üzüntü içerisindeyim.

Beni daha da üzen ise gençlerimizin tepkisizleşmesi. Daha doğrusu, şöyle düzeltelim: Bu bir tepkisizleşme değil; bu karanlık tablo karşısında ortaya çıkan bir kabulleniş, çaresizlik ve belki de bir tür kaçıştır.

Buna örnek olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir çalışmayı gösterebiliriz. Söz konusu çalışmada, istenmeyen bir durumla karşılaşan kişilere çevredekilerin yardım etmediği, hatta 911’i aramaya dahi tenezzül etmediği ortaya konulmuştur. Araştırmacılar ise bu durumun nedenini, olaya tanık olan kişilerin de kendilerini tehdit altında hissetmeleri ve öncelikle kendilerini kurtarma düşüncesine yönelmeleriyle açıklamıştır.

Bunun adına ister bencillik diyelim ister başka bir şey sonuç değişmiyor. Bizim gençlerimiz de istemedikleri, korktukları ve anlamlandırmakta zorlandıkları durumlarla giderek daha fazla karşı karşıya kalıyor.

Öncelikle okul saldırılarının değerlendirileceği bir ortamda doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurmak son derece yanlış. Çünkü ortada tek ve geçerli bir neden olmadığı gibi, her olay için aynı sonucu doğuran tek bir mekanizma da bulunmuyor. Her saldırıyı yalnızca bir kişiye, bir araca, bir sosyal medya paylaşımına ya da tek bir toplumsal probleme bağlamak, meselenin tamamını görmemizi engeller.

Her gün sosyal medyada karşılaştığımız şiddet görüntüleri, televizyonda gördüğümüz gerginlikler, radyoda duyduğumuz kavgalar ve gazetelerde okuduğumuz tartışmalar içinde yaşadığımız atmosferi etkiliyor. Bu nedenle söylediğimiz her cümlede, ürettiğimiz her içerikte ve ortaya çıkardığımız her görselde hepimizin sorumluluk taşıması gerekiyor.

Aslında farkında olmadan bu gergin ortamın içerisinde hepimiz bir şekilde tetikleniyoruz. Ne yazık ki zaman zaman en ilkel duygularımızın öne çıktığına şahit oluyoruz. En ufak tartışmada ve anlaşmazlıkta öldürülme veya darp edilme korkusuyla hareket ediyoruz. Bu korkunun ve sürekli tehdit altında olma hissinin, hiç ummadığımız bir anda bizi bu durumların faili noktasına getirebileceğini de unutmamalıyız.

Bu konuda bir örnek vermek gerekirse, bir dönemin en çok izlenen dizilerinden Avrupa Yakası’nda Gaffur adında bir karakter vardı. Bu karakterin en sevdiği şeylerden biri cinayet haberlerini biriktirmekti. Hatta bu haberlerde yer alan cinayet yöntemlerinden, aşık olduğu evli karakterin kocasını öldürme planında yararlanıyordu.

Burada söylemek istediğim elbette bir televizyon dizisinin insanları doğrudan suça yönlendirdiği değildir. Ancak suçun medyada nasıl temsil edildiğini, nasıl sunulduğunu ve zaman zaman nasıl eğlencelik bir unsura dönüştürüldüğünü tartışmamız gerekiyor.

Suçun ve şiddetin medyada pornografikleştirilmesi, mafyatik diziler, şiddeti ve suç kültürünü yücelten bazı müzik ve içerik türleri ve daha niceleri, içinde yaşadığımız kültürel atmosferin parçaları hâline gelebiliyor. Bunların her birinin tek başına şiddetin nedeni olduğunu söylemek elbette mümkün değil. Ancak bunların, şiddetin görünürlüğünü ve normalleşmesini nasıl etkilediğini sorgulamak zorundayız.

Oysa insan güzellikleri tartışsa, sanatı ve bilimi konuşsa, birbirini anlamaya çalışsa nasıl bir toplum ortaya çıkardı?

Yoksa insan, doğası gereği vahşi ve durdurulamaz bir canlı mı? Ne yaparsak yapalım şiddetin önüne geçmek mümkün değil mi?

Belki de bugün asıl tartışmamız gereken soru tam olarak bu.

Ama bunu insanca, birbirimizi suçlamadan ve elbette kavga etmeden tartışalım.

Yazar

  • İletişimin insanları birbirine yaklaştıran, bazen tek bir cümleyle dünyayı değiştirebilen gücüne inanıyor ve mesleğimi de bu merakın peşinden sürdürmeye çalışıyorum. Bu köşede iletişime, hayata ve insan hikâyelerine kendi penceremden bakıp sizlerle paylaşacağım.

Next Post

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önerilen Haberler

Takip Edin

Kategoriler

Konular