İnsan kaynakları…
İş hayatında neredeyse her kurumun kullandığı, artık hepimizin alıştığı bir kavram. İşe alımdan özlük işlemlerine, performans değerlendirmeden ücret politikalarına kadar çalışanla ilgili pek çok sürecin merkezinde insan kaynakları birimleri bulunuyor.
Peki gerçekten insanı bir “kaynak” olarak mı görmeliyiz? Yoksa artık kavramın kendisini sorgulamanın ve “insan kıymetleri” demenin zamanı mı geldi? Uzun yıllardır eğitim, yönetim ve insan kaynakları alanında çalışan biri olarak bu soruyu zaman zaman kendime soruyorum. Çünkü insan, bir makine değildir. Bir makinenin kapasitesini teknik özellikleri belirler. İnsan ise öğrenir, gelişir, değişir, hata yapar, yeniden dener, üretir, sorgular ve bazen hiç beklemediğiniz bir anda kurumun geleceğini değiştirecek bir fikir ortaya koyabilir. İşte tam da bu nedenle çalışanı yalnızca bir “kaynak” olarak görmek bana eksik geliyor.
İnsan işe alınmaz, değer kazanır
Bir kurumda işe alım süreci çoğu zaman özgeçmişlerin incelenmesi, görüşmelerin yapılması ve uygun adayın seçilmesiyle tamamlanmış kabul edilir. Oysa bence asıl süreç bundan sonra başlar. İşe aldığınız kişi, kuruma geldiği gün yalnızca bir personel değildir. O kişinin bir geçmişi, ailesi, beklentileri, korkuları, yetenekleri, hayalleri ve geliştirebileceği yönleri vardır. Kurumun görevi yalnızca bu kişiden verim almak olmamalıdır. Kurum aynı zamanda o kişinin potansiyelini ortaya çıkarabilmelidir. Çünkü çalışanına yatırım yapmayan bir kurum, aslında kendi geleceğine yatırım yapmıyor demektir.
Çalışan neden gider?
Yıllar içerisinde yöneticilik yapan herkesin karşılaştığı sorulardan biridir. “Bu çalışan neden ayrıldı?” Çoğu zaman ilk cevap maaştır. Elbette ücret önemlidir. İnsan emeğinin karşılığını almalıdır. Ancak her ayrılığın sebebini yalnızca ücretle açıklamak mümkün değildir. Bazen çalışan düşük ücret nedeniyle değil, değersiz hissettiği için gider.
Bazen yöneticisinin kendisini dinlemediği için gider. Bazen yaptığı işin görülmediğini düşündüğü için gider. Bazen kurum içerisinde adalet duygusunu kaybettiği için gider. Bazen de yıllarca aynı yerde çalışmasına rağmen kendisini geliştirecek tek bir fırsat bulamadığı için kapıyı çeker ve gider. Burada insan kaynakları yönetiminin ötesine geçmek gerekiyor. Çünkü mesele artık yalnızca personeli kurumda tutmak değildir. Mesele, çalışanın neden o kurumda kalmak istediğini anlayabilmektir.
Yönetici çalışanını tanıyor mu?
Bir yöneticinin masasındaki raporlar, tablolar ve performans göstergeleri elbette önemlidir. Fakat bazen bir çalışanın yüzündeki ifadeyi okuyabilmek, onlarca rapordan daha değerlidir. Çünkü her şeyi rakamlarla ölçemezsiniz. Bir çalışanın kuruma olan bağlılığını yalnızca performans puanıyla ölçemezsiniz. Bir çalışanın yöneticisine duyduğu güveni bir Excel tablosuna yazamazsınız. Bir çalışanın “Ben bu kurumun bir parçasıyım.” duygusunu yalnızca hedef gerçekleşme oranıyla hesaplayamazsınız. Yönetici olmak, insanları yönetmekten önce insanları anlamayı gerektirir.
İnsan kaynakları sadece insan kaynakları departmanının işi değildir
Bence kurumların yaptığı en önemli hatalardan biri de insan kaynakları yönetimini yalnızca İnsan Kaynakları departmanının görevi olarak görmektir. İK departmanı sistemi kurabilir. İşe alım süreçlerini yönetebilir. Performans sistemleri hazırlayabilir. Ücret politikalarının oluşturulmasına katkı sağlayabilir.
Eğitim programları düzenleyebilir. Ancak bir çalışanın yöneticisi kötü bir yönetici ise bütün bu sistemlerin etkisi sınırlı kalır. Çünkü çalışan, her gün İnsan Kaynakları departmanıyla değil, çoğu zaman doğrudan yöneticisiyle iletişim kurar. Bu nedenle kurumlarda insan yönetimi konusunda yalnızca İK profesyonellerinin değil, bütün yöneticilerin eğitilmesi gerektiğine inanıyorum.
İnsan kıymetleri yaklaşımı
Belki de artık kavramlarımızı biraz değiştirmemiz gerekiyor. “İnsan kaynakları” dediğimizde çoğu zaman işletmenin ihtiyaç duyduğu insan gücünü düşünüyoruz. “İnsan kıymetleri” dediğimizde ise başka bir kapı açılıyor. Bu kez şu soruyu soruyoruz: “Bu insanın sahip olduğu değeri nasıl ortaya çıkarabiliriz?” Aradaki fark küçük gibi görünse de aslında oldukça büyük. Birinci yaklaşım insandan yararlanmayı öne çıkarabilir. İkinci yaklaşım ise insanın değerini ortaya çıkarmayı hedefler. Ben ikinci yaklaşımın kurumların geleceği açısından daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.
İyi çalışan değil, doğru insan
İşe alımlarda yıllardır “iyi çalışan” arıyoruz. Oysa belki de doğru soruyu sormuyoruz. Bir adayın sadece iyi olması yetmez. O kişinin kurumun kültürüne uyum sağlayabilmesi, öğrenmeye açık olması, sorumluluk alabilmesi, ekip içerisinde çalışabilmesi ve zaman içerisinde kendisini geliştirebilmesi gerekir. Daha önemlisi, kurum da o insanın gelişimine izin vermelidir. Çünkü bazen çok iyi bir çalışanı kaybetmemizin nedeni çalışanın yetersizliği değil, kurumun onun potansiyelini görememesidir.
Çalışana yatırım, geleceğe yatırımdır
Eğitim kurumlarında yöneticilik yaptığım dönemlerden kurumsal danışmanlık çalışmalarına kadar farklı yapılarda edindiğim deneyimler bana şunu gösterdi:
Bir kurumun büyümesini yalnızca finansal tablolar belirlemez. İnsan kalitesi, yönetim anlayışı ve kurum kültürü de büyümenin temel unsurlarıdır. Gelirinizi artırabilirsiniz. Giderlerinizi azaltabilirsiniz. Yeni teknolojiler satın alabilirsiniz. Yeni bir bina yapabilirsiniz. Ancak bütün bunları hayata geçirecek insanların niteliğini ve kuruma bağlılığını göz ardı ederseniz, yaptığınız yatırımların sürdürülebilirliği konusunda ciddi sorunlarla karşılaşabilirsiniz. Çünkü kurumları binalar değil, insanlar yaşatır.
Son söz
İnsan kaynakları yönetimi elbette gereklidir. İşe alım gerekir. Performans değerlendirmesi gerekir. Ücret politikası gerekir. İş analizi gerekir. Eğitim gerekir. Kariyer planlaması gerekir. Bütün bunlar iyi bir insan kaynakları sisteminin temel taşlarıdır.
Ancak sistemin merkezinde insan yoksa, bütün bu süreçler yalnızca prosedür olarak kalır. Bu nedenle yıllardır kullandığımız kavramı yeniden düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Belki de insanı sadece “kaynak” olarak görmek yerine onun kıymetini anlamaya başlamalıyız. Çünkü kaynak tükenebilir. Kıymet ise korundukça, geliştirildikçe ve değer gördükçe çoğalır. O hâlde soruyu yeniden soralım: İnsan kaynakları mı? Yoksa insan kıymetleri mi? Belki de geleceğin başarılı kurumları bu soruya verecekleri cevapla birbirinden ayrılacak.






